Hazin Bir Evliliğin Romanı -Lev Tolstoy

IMG_7832.JPG19. yüzyılda yazılmış olan bu romanda bugün bile örneklerine sıkça rastladığımız bir konu ele alınıyor. Evlilik ve üzerine kurulu olan hassas dengeler. Genç bir kızın kadınlığa adım atışı, çocukluktan çıkıp yetişkinliğe merdiven dayıyan hırçın serüvenini anlatan roman, günümüz kadınlarına pek çok açıdan temas ediyor. Genç bir kadın köy yaşamından çıkıp şaşaalı şehir hayatında ‘gerçek dünya’ ile tanışıyor. Burjuvazi ve gösterişli şehir hayatında kendisinin hiç bilmediği yanlarını keşfeder. Daha önce ortaya hiç çıkmamış, şimdi ise iltifatlar toplayan yönleriyle adeta kendisinden büyülenir. Hem bu şatafatlı hayat hem de kendinin göz kamaştıran hali sıkıcı hayatına aradığı heyecanı katar. Öte yandan zaman içerisinde bu dünyadaki insanların iki yüzlülüğü ve samimiyetsizliğiyle yüzleşmek ona hayal kırıklığı yaşatır. Sonuçta şehirde bir yaz geçirme konusunda isteksiz olan kocası, endişelerinde haklı çıkar ve evlilikleri sarsılmaya başlar.

Kitabı okurken önce kadınların Venüs’ten erkeklerin Mars’tan gelebilecek kadar farklı olduklarını düşündüm. İlerleyen sayfalarda aslında hem kadınlar hem erkekler için bir sahne benzetmesi aklıma geldi. Sahnenin arkası hem kadınlar hem erkekler için oldukça karmaşık. Aradaki fark ise, perdeden sızıp sahnenin önüne çıkanlarda, bunların ifade buluş şeklinde.

Tolstoy kadın karakterinin tüm yaşanmışlıkları, tüm deneyimlerini hücrelerinize kadar yaşayabileceğiniz bir anlatımla aktarmış. Yaş olarak toy bir genç kızın, kadınlıkla ve kadınsı iç dünyasındaki çalkantılarının zihinsel, duygusal ve bunların bedensel izdüşümlerini, ruhunda açtığı yaraları her detayıyla anlatan sürükleyici bir roman… Korkarım kadınlar olarak çok azımız kendimizi bu kadar detaylı tahlil eder ve varoluş sürecimizi Tolstoy kadar anlamlandırabilir, ifade edebiliriz 🙂 İçindeki karmaşadan sıyrılıp çıkamayan tüm kadınlara kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Yazılarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çocuklara beyinlerinde olanları nasıl anlatırsınız?

Aşağıda okuyacağınız yazı bir harika. Bence hem bu alanla ilgili detaylı bilgisi olmayan yetişkinler için hem de içimizde neler olup bittiğini öğrenmeye hevesli tüm çocuklar için konuyu hem basite indirgiyor hem de somut şekilde anlatan bir yöntemden bahsediyor. Bu konuyu işlerken inanılmaz cevap ve yorumlar alacağınıza eminim 🙂 Keyifli okumalar herkese…

Çocuklara Beyinlerinde Olanları Nasıl Öğretirsiniz?

Eğer çocuklar beyinlerinde neler olup bittiğini anlayabilirlerse kendilerini kontrol edebilmek, bilinçli seçimler yapmak için bir adım atmış olurlar. Bu bilgi ebeveynler içinde oldukça yararlı olabilir. Beyinin nasıl çalıştığını anlarsak çocuklar bizim yardımımıza ihtiyaç duyduklarında nasıl tepki vereceğimizi belirleyebiliriz.

Bazen beynimiz güçlü duyguların (stres, korku, kaygı, öfke) etkisi altında kalır. Böyle durumlar hepimiz için zor olsa da özellikle çocuklar için daha da zorlayıcıdır.  Bu yüzden beyinde neler olup bittiğini anlamalarına yardım etmek oldukça önemlidir. Neler yaşadıklarını anlamaya ve ifade etmeye yarayacak yeni bir dil öğrenmek gibidir. Yeni bir dil öğrendiğinizi düşünün etrafınızda bu dili bilen insanlar var ise iletişim kurmak daha kolay olacaktır.

Çocuklara ve ailelere beyinde işlerin nasıl yürüdüğünü şu şekilde anlatıyorum;

Karşınızda Beyin Evi: Alt Kat ve Üst Kat

Çocuklara beyinlerinin  iki katlı bir eve benzediğini söylerim. Bu fikri Daniel Siegel ve Tina Payne Bryson’nın Tüm Beyinli Çocuk kitabından edindim. Bu benzetmeyi biraz daha ilerletip evde yaşayan kişiler üzerine konuşmaya ve  onlar ile ilgili hikayeler oluşturmaya başladım. Aslında tüm yaptığım neokorteks (düşünen beynimiz: üst kat) ve limbik sistem (hisseden beynimiz: alt kat) fonksiyonlarından bahsetmek.

 

Alt Katta ve Üst Katta Kimler Yaşıyor?

Genel olarak üst kat sakinleri düşünen, problem çözen, plan yapan, duyguları düzenleyen,  yaratıcı, esnek ve empatik tipler. Bunlara isimler veriyorum; Sakin Sami, Esnek Elif, Çözümcü Çetin vb.

Alt kat sakinleri ise hissedenler grubundan. Onların en önemli işi bizi güvende tutmak ve temel ihtiyaçlarımızın karşılandığından emin olmak. Onlar tehlikeli durumları fark etmek ve bu durumlarda alarm verip bizim gerekirse kaçmamızı, savaşmamızı ya da saklanmamızı sağlamak için çalışırlar. Buradaki karakterler Alarmcı  Ali, Korkak Koray, Büyük Patron Pars…

Aslında onlar nasıl isimler verdiğiniz çok da önemli değil, önemli olan neden bahsettiğinizi aktarabilmeniz, çocuklarla birlikte uydurduğunuz isimler olabilir, çizgi film ya da kitap karakterleri de olabilir. Yeter ki aranızda ortak bir dil oluşturun.

Tepemizin Tası Atarsa (1)

Tepemizin Tası Attığında: Alt kat idareyi ele alırsa…

Beynimizin en sağlıklı çalıştığı durumlar  alt kat ve üst kat bir arada çalıştığında gerçekleşir. Alt katı ve üst katı birbirine bağlaya merdivenler olduğunu hayal edin. Merdivenlerde aşağı yukarı hareket eden ve gerekli mesajları gerekli yerlere ulaştıran karakterler olduğunu düşünün. Bu sayede bizler doğru kararlar verebilir, insanlar ile iletişim kurabilir, kendimizi zor durumlardan kurtarabilir, heyecanlı bir oyunu eğlenerek oynayabiliriz.

Bazen alt katta Alarmcı Ali bir tehlike fark eder, Korkar Koray paniğe kapılır ve Büyük Patron Pars bedenimize tehlikede olduğumuzu söyler. Büyük Patron Pars adı üstünde patronluk taslayan biridir, genelde bağırır ve der ki “Tehlike geçene kadar kontrol bizde üst kattakiler tehlike geçtikten sonra tekrar işlerinin başına dönebilirler.  İşte bu durumda tepemizin tası atmıştır. Yani alt kat ile üst arasındaki iletişim sağlayan merdivenler artık çalışmamaktadır ve artık üst kat ile alt kat birbirine bağlı değildir.Tepemizin Tası Atarsa

Bazen Tepemizin Tasının Atması Güvenliğimiz İçin Gereklidir

Beyindeki her kafadan bir ses çıkarsa, o zaman işler karışabilir. Böyle durumlarda Büyük Patron üst kattakileri devre dışı bırakarak alt kattakilerin güvenliği sağlamak için çalışmasını sağlar. Böyle durumlarda bedeni tehlikeden korumak için ne yapılması gerekiyorsa onun yapılması için gerekli düzenlemeleri yapar, hızla uzaklaşmak gerekiyorsa kalp hızını arttırarak koşmak için gerekli koşulları oluşturur ya da tehlikeden saklanmak gerekiyorsa bedenin gerekli bölümlerine gerekli komutları verir. Bizi güvende tutmak için çalışır.

Çocuklardan kaçmanın ya da saklanmanın yapılacak en güvenli şey olduğu durumları düşünmelerini isteyin. Kullandığınız örnekleri gerçekten tehdit edici ve gerçekleşme ihtimali olan örneklerden seçmemeye özen gösterin. Örneğin parkta oynarken bir dinozor görürlerse alt kat sakinlerinin neler yapabileceği üzerine konuşabilirsiniz.

Peki Alt Kat Sakinlerinin Yanıldığı Durumlar

Hepimizin zaman zaman tepesinin tası atar, çocukların yetişkinlere göre daha sık başına gelir.  Çocukların beyinlerinde Büyük Patron küçük tehlikeleri ve krizleri bile büyük tehdit gibi algıladığında alarm düğmesine basıp öfke nöbetlerine neden olabilir, çünkü çocuklarda üst kattın oluşumu henüz tamamlanmamıştır ve bu işlem yirmili yaşlara kadar devam edecektir.

Bu gerçeği çocuklara ve anne-babalara vurgulamak gerekebilir.  Çocuklara anne-babalarını markette çikolata için tepinip ağlarken görüp görmediklerini sorarım, kıkırdayarak cevap verirler.  Onlara aslında anne-babalarında en az çocuklar kadar çikolatayı sevdiklerini ve istediklerini anlatırım, ama yetişkinler böyle durumlarda Sakin Sami ve Çözümcü Çetin’in işi devralmasını sağlayıp bütün kontrolü Büyük Patrona bırakmazlar (yani en azından bazı durumlarda). Yani gerçek bir tehlike ve tehdit yoksa üst kattakiler kontrolde kalırlar.

Çocuklara beyinlerinin hala gelişmeye devam ettiğini ve öğrenmek için farklı deneyimler yaşadıkça becerilerinin gelişeceğini anlatırım.  Bu sayede güçlü duygular ile baş etme yöntemleri hakkında konuşmak mümkün olur.

Duyguları Düzenlemek için Ortak Bir Dil oluşturmak

Beyinde işlerin nasıl yürüdüğü hakkında bilgi sahibi olmak anne-babalara yol gösterici olacaktır. Mesela korkmuş ya öfkeli bir çocuktan sakin olmasını hiç istediniz mi. Muhtemelen evet. Ama artık biliyoruz ki Sakin Sami üst katta yaşıyor ve tepenin tası attığı noktada artık pek fazla yapabileceği bir şey yok çünkü alt kat il üst kat arasında bağlantı yok. Sakin Sami’nin tekrar işinin başına dönebilmesi için önce katların yeniden birleşmesi gerekiyor.  Çocukların sakinleşme becerisini kazanmaları ve kullanmaları çok kolay değildir bu noktada ebeveynlerin ya da öğretenlerin bu süreçte yardımcı olmak için empati ve sabır ile yaklaşmaları gerekebilir ki bu da bizlerin de sakinleşme becerilerini sıkça kullanmamız anlamına gelir.

 

*Kaynak: http://www.mindful.org/how-to-teach-your-kids-about-the-brain/

Bu yazı Sosyal Duygusal Öğrenme Akademisi tarafından çevrilmiştir. Görseller orijinal metindeki görsellerden Türkçeye çevrilerek yeniden oluşturulmuştur.

 

Yazılarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Neee KaRdEş mİ?

Bir varmış, bir yokmuş…

Anne ve babasıyla yaşayan, esası kısa, takması uzun bir adı olan tatlı bir kız yaşarmış: Nil, nam-ı diğer Niloş.

Cadı mı cadı, sevimli mi sevimli… Gözleri boncuk, yanakları lokum. Portakal turuncusu kızıl saçları, ilkbahar yeşili gözleriyle meydan okuyamayacağı yetişkin yok sanırsın. Kaşının altından bir kere bakmasın, karşısındakini eritiverir. Yaşıtlarıyla mı nasıl? Bir yandan ballı lokma tatlısından hallice, bir yandan da ‘Tuttuğumu kopartmazsam ben de Nil değilim!’ dercesine… Ama kendinden küçüklere karşı hep sevecen, hep şefkatli… Kısacası Nil bu, her haliyle insanın içine işler…

Günlerden bir gün, Nil bir haber alır. Şaşkındır, beklemediği anda, beklemediği yerden bozguna uğrar. Anne ve babası ona sevgi dolu bakmaktadır. Lakin ağızlarından üç kelimeden ibaret zalim bir cümle, biraz talihsiz biraz ürkek şekilde süsülüverdi: ‘Niloş, KaRdEşİn oLaCaK!‘ Ancak bu sesteki süzülüşle amaçlanan yumuşak etki, anında yerini yağmurdan önceki şimşeğin durgunluk verici esintisine yerini bıraktı.

Ve Nil’in rengi kırmızıyla beyaz arasında kararsızca gidip gelirken, Nil ‘Bu kadın ve bu adam deli herhalde’ diye düşündü. Sevinecek ne vardı Allah aşkına!? Evin prensesi, oyuncakların tek efendisi, kaprislerin en yakışanı, odanın tek sahibi, anneanne dedenin ilk göz ağrısı, kısacası dünyasının tek hakimine bir ortak geliyor!!! Bunda sevinecek ne vardıııı???

‘Bana sordunuz mu? Ben talep ettim mi? Ben size hiç kardeş istiyorum dedim mi? Siiiz bana tüm bu sahip olduklarımı paylaşmak isteyip istemediği mi sordunuz mu? Eskilerimi saklayın, onları ‘sonrakine’ giydirin, ne sevimli olur’ dedim mi?

diye içinden geçirdi. Ve düşünmeye devam etti:

‘Yok, yok burada bir yanlışlık olmalı. Bunlar şuurlarını kaybettiler, iyi bir şey olacak sanıyorlar. Hormonal bir bozuklukla karşı karşıyayım. Hadi annemin hormonları bozuk, peki babama ne oluyor?’

Tüm bu beyin fırtınası esnasında Nil’in yüzünde belli belirsiz yandan çarklı ama bir o kadar da isteksiz bir tebessüm oluştu.

b

Şahış temsili, bakış tam isabet 🙂

Böylece Niloş’un anne babası uzun sürecek olan bu serüveni, yani kendilerini bekleyen tatlı ekşi günlerin gelişini gülerek beklemeye başladılar…

Yazılarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Acaba kim, kimin çocuğu?

Dikkat çekebilmiş olmayı ummakla beraber daha uygun bir başlık aklıma gelmedi açıkçası. Yazıyı okudukça bu başlık sanırım sizin içinde anlamlı olacaktır. Okuyacağınız yazıda sadece tespitlerimi paylaşıyorum, yorumu size bırakıyorum.

Tüm günün yorgunluğundan, ülkenin gündeminden, ekonomik buhrandan bir an olsun kaçmak için aldınız elinize çayınızı, içkinizi, meyvenizi, çekirdeğinizi televizyonun önüne geçtiniz. Sizin arzunuz bu dizilerden birini izlemek, rahatlamak, kafanız boşaltmak… Kim bilir belki boş boş ekrana bakıyorsunuz. Düzenli televizyon izleyenler bilirler. Akşam saatlerinde yayın kuşağında kaçamayacağınız tek şey ‘dizilerdir’.

Sıkı bir takipçi olsanız bile eminim çoğunuz fark etmemişsinizdir. Bu diziler silsilesinde işlenen en belirgin tema nedir diye sorsam size? ‘Anam bu hayatta her şey olur’ dedirten dizilerin, özellikle bu yıl tavan yapmış olan konusu ‘çocuklar’. İstisnasız ve mübalağasız her dizide işin içinden çıkılması neredeyse mümkün olmayan, uzunca bir zaman kim kimin nesi sorusuyla kalakaldığınız, bu kim diye sorsalar cevap vermenizin en az 5 dakika süreceği çocuk ve yetişkinlerin hayattaki gerçeği arayışları ele alınıyor.

Ben çok iyi bir takipçi değilim ancak sanıyorum ki bu furya Paramparça adlı dizi ile başladı. Korkarım o dizinin sonunda kimse kimsenin bir şeyi çıkmayacak ama yıllardır ilgiyle izleniyor. Aklıma gelen birkaç diziyi ve karakterlerini şöyle:

Anne: Yaşadığı drama dayanamayıp kendisini kaçıran bir öğretmen ve yaşattığı drama rağmen kendisinden vazgeçmeyen öz annesi arasında travmatize olan 8-9 yaşlarında bir kızın hikâyesi. Bu arada çocuğu kaçıran Zeynep öğretmeni de, annesi hapse girince evlatlık vermiş.

 

 

İçimdeki Fırtına: Aynı evde kendilerini ikiz sanan ancak kardeş olmayan iki kızın hikâyesi. Buna ek olarak, bu kızların hayat serüveni, çocukken trafik kazası geçirip, sonra kendisinden 20-30 sene kadar haber alınamayan kayıp bir kadının hikâyesiyle kesişiyor. (Tahmin edersiniz ki bu kadın da kendi ebeveynleriyle büyümemiş oluyor, hangi şartlarda aile birliktelik bozuluyor bunu ileriki bölümlerde yayınlayacaklar)

Kırgın Çiçekler: Yetimhanede yaşayan, hatta artık yaşlanmakta olan kızların hikâyeleri. Hele bir tanesi var ki! Üvey babası tarafından sarkıntılık edilen kızın, annesi tarafından yetimhaneye yollanması. Üstüne üstlük bu kızların gördüğüm kadarıyla aileleri olsa bile orada kalıyorlar, onun nedenini bilemiyorum.

 Bodrum Masalı: (Tamam itiraf ediyorum ben bu diziyi seviyorum 🙂  Dizi içindeki hikayelerden biri seneler sonra evlat edinildiğini öğrenen Aslı’nın hikâyesi. Ayrıca erkek arkadaşının babası da şaibeli ancak şu anda o konuya sadece üstü kapalı değinilmekte.

 

Hayat Şarkısı: Bu diziyi kısaca toparlamak neredeyse imkânsız ama deneyeceğim. Hülya isimli kadının 3 çocuğu var. Biri para karşılığı başkasından aldığı çocuk, biri tecavüze uğradığı adamdan olan ancak ablasının yıllarca sanki kendi çocuğuymuş gibi büyüttüğü bir çocuk (haliyle yeğeninin kendi çocuğu olduğunu öğrenmek yıllarını alıyor), biri de kocasından olan çocuk.

Kara Sevda: Psikopat kocasının gazabından korunmak ve sevgilisinden intikam almak isteyen, sevgilisinden olan çocuğunu, bir sene boyunca kocasındanmış gibi ‘lanse’ eden Nihal’in hikâyesi.

 

Bu Şehir Arkandan Gelecek: Babasının ancak 20’li yaşlarda kim olduğunu öğrenen bir gencin hikâyesi.

 

 

 

Bunlar benim buraya yazabildiklerim. İzlemeyenler için sıkıntı yok ancak dizileri izleyenlerden ricam, izlemekte olduğunuz her dizi için lütfen dikkat etmeniz. İzlediğiniz dizide

  • Terk edilmiş,
  • Evlatlık verilmiş,
  • Anası belli olsa babası belli olmayan,
  • Babası belli olsa anası belli olmayan,
  • Para karşılılığında vazgeçilmiş
  • Hastanede karıştırılmış

çocuk/bebek var mı? Eğer yoksa rica ediyorum, bana yazın. Lakin varlığını bilmek bile güzel olur.

Diziler –ve elbette filmler- üzerinden inanılmaz şekilde toplum mühendisliği yapılmaktadır. Bunun üzerine yapılmış olan çok sayıda araştırma var. Ancak yazıyı yazma amacım sosyolojik ya da psikolojik olarak konuyu ele almak değil. Yukarıda da belirttiğim gibi sadece tespitimi paylaşmak ve dolayısıyla farkındalık yaratmak. Bu yazıyı okuduktan sonra umarım dizileri farklı bir gözle izlemeyi denersiniz.

Notlar:

  1. Yukarıda bahsi geçen dizileri aman çocuklarınızla beraber izlemeyin. Küçük dünyalarında nelere sebep olabileceğini bilemeyiz.
  2. Siz siz olun, kafanızı rahatlatmak, kendinizi iyi hissetmek için kendinizi nelere maruz bırakıyorsunuz farkında olun.
Yazılarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Terapi odasında sizi neler bekliyor?

Gün gelir anlayamazsınız. Ortada bir sorun vardır, ama nedenini bilmezsiniz. Sebepsiz bir sıkıntı, niye olduğu belli olmayan ele avuca sığmayan bir öfke, sürekli bir kaygı endişe hali, etrafında olan eş, dostla, çocuklarla içi boş, keyif vermeyen, tatminsiz ilişkiler silsilesi vs. Konu her ne olursa olsun öfkeli de olsanız, üzgün de olsanız asıl gerçek ÇARESİZ olduğunuzdur.

Terapi süreci oldukça çetrefillidir. Odaya girmeden önce nasıl olduğunuzun bir önemi yoktur. Çünkü bir soruyla bir anda tepetaklak olabilirsiniz. Utangaçlık probleminiz için gidersiniz, ilkokul öğretmeninize söverken KENDİNİZİ BULURSUNUZ. Kocanızı anlamaya gidersiniz, babanızdan şikâyet ederken KENDİNİZİ BULURSUNUZ. Çocuğunuzu anlamıyorsunuzdur, annenizden bahsederken KENDİNİZİ BULURSUNUZ. Gelecek kaygılarınızdan kurtulmaya gidersiniz, çocukluğunuzda önünüze ne kadar çok hedef konulduğundan dert yanarken KENDİNİZİ BULURSUNUZ. Üst üste sorular geldikçe, ağlarsınız, bağırırsınız, öfkelenirsiniz. Ne olduğunu anlayamazsınız. SEZGİ ile FARKINDALIK arasında bir yerlerdesinizdir…

Duygularınız su yüzüne çıkmaya başladıkça, acılarınızın kaynağının ne olduğunu bilmeksizin hissettiklerinizden kurtulmaya, onları bastırmaya çalışırsınız. Her türlü kaçış yolu (ki bunlara savunma mekanizmaları diyoruz) bu noktada mubahtır. Ancak ne çare, kaçamazsınız… Duygulardan kurtulamayınca ‘BEN NEDEN BÖYLEYİM, NE ZAMANDIR BÖYLEYİM?’ soruları uçuşmaya başlar etrafta. Bakmışsınız usulca çocukluğunuzun kapısını aralıyor, oradan yavaşça içeriye süzülüyorsunuz. Sorular, cevaplar, SESSİZ kalmalar, ÖFKE NÖBETLERİ, kahkahalar, HIRSLAR, KISKANÇLIKLAR… Zamanla sezgiler doğrulanmış, farkındalığınız artmaya başlamıştır.

İşin aslı, zaman anne ve babayla YÜZLEŞME zamanıdır. Canım FREUD belki her şeyi doğru tespit edemedi, tespit ettikleri doğruca yazamadı ama o soruyu da boşuna sormadı: BANA ÇOCUKLUĞUNU ANLAT!

Kendinizi yıllardır ‘hoş görmeye’ , ‘hak vermeye’ çalıştıklarınızı, ‘ses çıkaramadıklarınızı’ dillendirirken buluruz. Biraz RAHATLAMA, biraz SUÇLULUK. Paldır güldür, dere tepe düz gidersiniz. Gidin de zaten. Yolun sonu çok tatlı, inanın bana 🙂 Ebeveynlerinizle yüzleşirsiniz. Bazı insanlar için onlar ‘yargılanamazlar’, ‘her ne olursa olsun onlardan hesap sorulamaz’, ‘anne babadır, ne yapsa yeridir’… Ancak terapi odası tüm bu tabuların kırıldığı, ezberlerin bozulduğu yerdir. Terapi, artık çocukluğunuzun size göz kırptığı SIĞINAK olmaktan çıkıp, kendi iç dünyanızda yaratıp büyüttüklerinizle cebelleştiğiniz SAVAŞ alanıdır.

Screenshot_2016-01-07-13-51-04_resized

Çocukken ebeveynlerinizin size ‘var olmanız’ için ışık tutukları alana -ki siz bu alanın dışında bir hayat olduğunun ihtimalini bile tezahür edemezsiniz o yaşta, güvenilir alan (comfort zone) denir. Orada gelişirsiniz ve o alanın şeklini alırsınız. Bir zaman sonra o şekil siz misiniz yoksa siz bu şekilden başka şekillere de girebilir misin, merak etmeye başlarsınız. BÜYÜMEK işte o alanın dışına adım atmakla başlar. Büyümek, o alanın dışında da var olabilme ihtimalini kucaklamaktır, başka yerlerde, başka şekillerde, başka değer yargılarıyla mutlu olabilme ihtimaliyle tanışmaktır. Doğru şekilde desteklendiğinizde, o yolda yürürken düşseniz bile terapistiniz bu süreci sizin için keyifli bir serüvene dönüştürür. Büyüme SANCISI yerini keşfetme HEYECANINA bırakır.

Bu süreçte terapist, size ‘doğru’ yolu gösteren kişi değildir. Aksine o, size

  • TEK BİR doğru yol olmadığını fark ettiren,
  • Düştüğünüzü hissettiğinizde sizi kaldıran,
  • Paylaştığınızda her ne olursa olsun sizi yargılamadan dinleyen (anne babanızın olmasını istediğiniz gibi),
  • Varlıklarından bile haberdar olmak istemediğiniz duygularınızı AYNALAYARAK onları hazmetmenizi sağlayan,
  • Aslında sizi sevgiyle kucaklayacak ve sizi olduğunuz gibi kabul etmesi gereken TEK kişinin SADECE SİZ olduğunuzu gösteren bir araçtır.

Evet, terapi kişiyi çocukluğundan itibaren oluşturduğu her türlü ilişki örüntüsüyle alan bir süreçtir. Kişiyi temelden kucaklamayı hedefler ve kişiye sahip olduğu potansiyeli fark ettirmekle sorumludur.

Çocukluğunuzu mu özlüyorsunuz?  Yoksa asıl özlemini duyduğunuz, sürekli SEVİLMEK, KUCAKLANMAK, kendini ÖZGÜR hissetmek, kim onun hakkında ne demiş, ne düşünmüş UMURSAMADAN yaşamak, ileride ne olacak, geçmişte ne olmuştu diye SORGULAMADAN yaşamak mı? Evet, bunlar olmuyorsa, kim ÇOCUKLUĞUNU özlemez? Oyundan sıkılınca, canı acıyınca annesinin tatlı kollarında kendini avutan o küçük çocuk olmayı kim istemez? Hepimiz YANLIZLIKTAN korkuyoruz. Hep annemizle, babamızla, ya da bizi kim büyütüp kucakladıysa onunla yaşadığımız yıllardaki ‘halimizi’ özlüyoruz.

Bilmiyoruz ki, artık onaylanmayı bekleyen çocuklar değiliz, o kadar kırılgan değiliz. Büyüdükçe kemiklerimiz nasıl güçlendiyse, DUYGUSAL anlamda da o kadar geliştik. Ama bir yerlerde kaybolduk. Ahlak, eğretiler, kurallar, -meli –malı lar bizi aldı başka yerlere götürdü. Hala 6 yaşında, hala 9 yaşında gibi davranıyoruz zaman zaman. O yaşta ihtiyacını duyduğumuz ONAYLANMAYI, KUCAKLANMAYI hala ‘başkalarından’ bekliyoruz. Bunları yapmadıkları için başkalarını suçlamayı bırakın. Ayağa kalkın ve kendinizi KUCAKLAYIN.

CEM YILMAZ’ın da dediği gibi aslında aradığımız soruların tamamının cevabı İÇİMİZDE! 🙂 Ancak KENDİMİZE kavuştuğumuzda, YALNIZLIĞIMIZ bizim ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ olur…

 

 

Yazılarım içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Eyvah! Çocuğuma mesajım iletildi mi?

Telefonlarımızdaki ‘İletildi’ raporu hepimizi nasıl da rahatlatıyor değil mi? Keşke çocuklarımıza da anlattıklarımızın bir ‘iletildi’ raporu olsa… Çoğu zaman çocuklarımızla konuşarak onlara mesaj iletmeye çalışıyoruz. Bazen ödül, bazen ceza yöntemini kullanıyoruz. Ama hangi yöntemle çocuklarımız anlatmak istediklerimizin ne kadarını anlıyor, hangisini ne kadar doğru, ne kadar yanlış uyguluyoruz, bu konuda kafamız karışabiliyor.

Ben hepsinin ötesinde size farklı bir yöntemden bahsetmek istiyorum. Resim yapmak. Evet, resim yapmak hem mesajınızı somutlaştırır hem de verdiğiniz mesajın alınıp alınmadığını kontrol edebileceğiniz en güvenilir yöntemdir. Ayrıca çocuğunuzun ihtiyaç duydukça kendini rahatlatmasını sağlayan büyüleyici bir uygulamadır.

Çocuklar için zaman kavramı muğlaktır, planlar farazidir, bir kulaktan girer diğerinden çıkar. Tezahür edemezler. Örneğin Piaget’e göre soyut düşünme yaşı 12’dir. Haliyle 3 ya da 4 yaşındaki bir çocuğa tatile gideceğinizi anlatmak için konuşmanız abesle iştigaldir. Bunu somuta indirgeyin. Resim çizin. Unutmayın anlayan çocuk, soru sorar. Soru soran çocuk, öğrenir. Öğrenen çocuk, bilir. Bilen çocuk, korkmaz.

Olayları, olanları, olacakları hep somutlaştırarak çocuklarınızın anlamasını sağlayın. Örneğin, tatile mi gideceksiniz? Boş bir kâğıt alın. Nereye gideceksiniz, nasıl gideceksiniz (uçakla mı, otobüsle mi), orada ne yapacaksınız, sonrasında ne zaman döneceksiniz. Bunları çizerek anlatın. Tekrar tekrar çizin. Tatile gitmeden 3 gün önce beraber oturun bir masaya ve çizin. Her şeyin kafasında netleştiğini göreceksiniz. Yüz ifadesi, gözlerindeki ışık sizin ‘iletildi’ mesajınız olacak.

Başka bir örnek, ki bazılarımızın sık yaşadığı bir problem: bakıcının işten ayrılması. Bu bazen büyük ve bazı çocuklar için travmatik bir hal alabiliyor. Bunun önceden çocuğa anlatılması, onun buna hazırlanması önemlidir. Aslında zor olmakla beraber çocuğun hayattaki ayrılıklara kendini hazırlaması için de iyi bir deneyimdir.

Biz bakıcımız işten ayrılırken kızlara durumu bu yöntemle anlattık. Bayanın kızlarımı sevdiğini belirterek başladık. Sonrasında ben çizmeye başladım. Önce bakıcıyı ve kızlarımı yan yana çizdim. Sonra bakıcıyı uçağa bindirdim. Memleketindeki evini ve yanına oğlunu çizdim. Bizi sevdiğini ama artık oğlunun yanında olması gerektiğini söyledim. Nasıl ki benim onların yanında olmam gerekiyorsa, bakıcımızın da artık oğlunun yanında olması gerektiğini ve bunun bakıcımızı da mutlu edeceğini söyledim. Telefonla istediğinde konuşabileceğini ekledim. Bu resmi farklı günlerde 4-5 kere çizdik. Bakıcımız gittikten 10 gün sonra, kızım çizdiğimiz resmi tekrar çizmek istediğini söyledi. Onu özleyip özlemediğini sordum, O da ‘evet ‘ dedi. Resmi tekrar çizmeyi isteyerek sözel olarak ifade edemediği özlemini, kendince ifade etmiş oldu. Bakıcımızın neden ve nereye gitmiş olduğunu bildiği için öfke ve çaresizlik yaşamadı. Evet, özlem duydu ama yumuşak bir geçiş sağlamış olduk.

cizim

Bakıcımızın gidişini anlattığım muhteşem resmim 🙂 Ressam olmanıza gerek yok, her türlü çöp insan çizimi sizi kurtaracaktır.

Aynı şekilde duygularınızı da çizerek ifade edin. Ne olduğunda mutlu olduğunuzu, ne olduğunda kızgın ya da öfkeli olduğunuzu çizebilirsiniz. Bu onların zihinde her şeyi daha da çok netleştirecektir. Kardeş kıskançlığı, ailede boşanma, öfke nöbetleri vb. gibi pek çok konuda sizin en büyük destekçiniz olacak bir yöntemdir.

Çocuklarınızın çizimlerinden onların dünyasını anlayın, kendi dünyanızı da onlara çizimlerle anlatın.

 

çocuk, iletişim, Yazılarım içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mutluluğun sırrı…

Aşağıda okuyacağınız yazı muhteşem. Gülse Birsel okuduğu araştırmalardan biriktirdikleriyle mutluluğa giden yolda 3 ışık yakmış. Lutüf niteliğinde bir yazı. (28 Ocak 2007, Sabah Gazetesi) Toplanın, mutluluğun sırrını veriyorum

Toplanın, mutluluğun sırrını veriyorum!

Bir kere şu ortaya çıktı:

Para, mutluluk getirmiyor kardeşim! Modern dünya, sadece ‘daha zenginlerin’, ‘daha az zenginlerden’ biraz daha mesut olduğunu, bu saadetin de ‘üstünlük’ hissinden kaynaklandığını ve uzun sürmediğini keşfetti!

Psikologlar ‘mutluluk’ konusuna takmış durumdalar. Temel ihtiyaçları karşılandığı sürece, daha fazla para ekstra bir mutluluk getirmiyor. Peki kim, niye mutlu oluyor? Time dergisinin son sayısı, birçok bilim adamının bu konuda yaptığı araştırmalardan çıkan ilginç sonuçları konu alıyor.

Mutluluk, bizim sandığımız etkenlerden çoğuyla hiç bağlantılı değil! Para? Hiç alakası yok! Eğitim? Hiç etkisi yok! Zekâ? Aynı şekilde! Gençlik? Bilakis! Yaşlıların hayattan gençlere göre daha çok zevk aldıkları ve depresyona daha az meyilli oldukları kanıtlanmış! Evlilik? Araştırmalara göre, evli insanlar bekârlara göre biraz daha mutlu olsa da, bunun sebebi zaten mutlu olmaya meyilli insanların evlilikleri daha kolay yürütmesiyle ilgili olabilir! Güneşli havalar? Hayır! Amerika’nın bol yağmurlu bölgelerinde yaşayanların Kaliforniyalılara göre daha depresif olmadığı kanıtlanmış!

ARKADAŞLAR EN İYİ İLAÇ


O zaman insanları mutlu eden ne?
Bulgulara göre dini inanç insanların mutluluğunu artıran önemli bir etkenmiş. İnanan insanlar zorluklara karşı daha kolay göğüs geriyor ve daha iyimser oluyorlarmış. Arkadaşlar, mutsuzluğa karşı müthiş bir ilaçmış! Ahbapları, dostları, aileleri ve çevreleriyle daha yakın ve sık ilişki kuran insanlar karamsarlıktan uzak kalmak için en etkili formülü bulmuşlar. Bu arada, mutlu olmak için bir grup psikoloğun kullandığı ‘gün inşa etme’ metodundan bahsetmek lazım. Denekler bir gün önce dakika dakika ne yaptıklarını hatırlayıp, bu aktivitenin onların açısından mutluluk düzeyini birden yediye kadar işaretliyorlar. Bu test 900 Teksaslı kadında uygulanıyor. Sonuçlar ilginç… Bu hanımlar için en çok mutluluk veren ilk beş aktivite, seks, arkadaşlarla sosyalleşme, evde yatıp gevşeme, dua etme ve yemek yeme! Bunları spor yapma ve televizyon seyretme takip ediyor! Tuhaf ama ‘çocuklarla ilgilenmek’ listenin en altlarında, ev işinin bir sıra üstünde yer alıyor! Çoğu insanın hayatında mutluluğunun kaynağı olarak gördüğü çocukların, günlük hayatın mutsuzluk sebeplerinden biri olması ilginç! Demek ki, mutlu ettiğini sandığınız her şey mutlu etmiyor!

Ancak, günlük hayatta insanı sinirlendiren, geren, mutsuz eden ufak tefek olaylar, hayatın genelinde mutluluk kaynağı olabilirmiş! Sürekli şikayet ettiğiniz stresli işiniz, hayatınızın en önemli rengi olabilir örneğin. Psikologların bu konuyla ilgili edindiği farklı bir bulgu da: “Sonların gücü”! Sözgelimi, sizi çok mutlu eden bir ilişki, son bir haftasında berbat kavgalar ve gözyaşı dolu bir ayrılıkla sonlanıyorsa, bütün hayatınız boyunca o ilişkiyi kötü hatırlıyorsunuz!

Bu konu, kolonoskopi yaptıran bir grup insan üzerinde test edilmiş. Biliyorsunuz kolonoskopi, bağırsaklarla ilgili rahatsız edici, biraz acılı bir muayene metodu. Bir grup hastaya standard kolonoskopi yapılmış. Diğer grupta ise kolonoskopi aleti, muayeneden sonra 60 saniye hareketsiz bırakılmış. Hastalara acı veren bölüm aletin hareketleri olduğu için, uygulama 60 saniye daha uzun sürdüğü halde, muayenenin sonu 60 saniyelik acısız bir zaman dilimiyle bittiği için, ikinci gruptaki hastalar, uygulamayı, ilk gruba göre daha az rahatsız edici bulmuşlar!

Peki, herkes mutlu olabilir mi? 1996’da yapılan bir araştırmaya göre, bir insanın hayatından memnun olması, yüzde 50 oranında genetik yapısına bağlı! Genler neşeli, rahat bir kişilik yapısını, stresle başa çıkma kapasitesini, depresyon ve endişeye meyili yönlendiriyor! Eğer bir insan genetik olarak mutluluğa meyilliyse, başına berbat şeyler de gelse, hatta kaza sonucu bir uzvunu bile kaybetse, zaman içinde, eski mutluluk seviyesine ya da ona yakın bir noktaya dönebiliyor!

ÇALIŞ, ŞÜKRET SENİN DE OLSUN
Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var: Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak! Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor. Kalifornia Üniversitesi’nin araştırmasına göre fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyelerini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor! İyilik yapmak, sözgelimi düzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komşuya yardım etmek, babaanneye mektup yazmak, mutluluk derecesini ani ve dramatik biçimde artırıyor! Ne para, ne aşk, ne güneş, ne gençlik. Yaptığınız işi sevip, o işe bütün konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutluluğun formüllerinden biri. Marangoz olsanız da, doktor olsanız da böyle. O kadar araştırma, kolonoskopide ekstra 60 saniyeye katlanan denekler (!), yazışmalar, toplantılar, istatistikler…

Psikologlar yine bize ana okulunda öğretilenlerle kutsal kitaplarda yazılanları bulmuşlar:

Mutlu olmak için çalış, iyilik yap, şükret!

Alıntı | Posted on by | Yorum bırakın